30 Ekim 2009 Cuma
Ilk Kekimi Yaptim!
Sabah uyandigimda bugunun dogru gun oldugunu anladim... Surekli kafamdaydi ama bir turlu cesareti; zamani ve enerjiyi bulamiyodum... O kisacik listede yazili tum isler gozumde buyudukce buyuyordu...
Ama iste bugun o gundu (disarisi soguk yagmurlu, ben izin almisim, herkes iste) bugun ilk kekimi yaptim! Devletsah'in muhtesem tariflerinden bir tanesini, havuclu keki sectim; bakkaldan malzeme siparislerimi verdim; yumurta; seker; sivi yag; havuc; ceviz; kabartma tozu; tarcin ve vanilya... Icerisinde sut olmamasi beni sasirtti...
Sonra hummali calismaya giristim; tabii ilk defa yaptigim icin evde ne karistirilacak kap var ne de uygun aletler... En buyuk kap evdeki tencereler oldugu icin onlar karistirma kabi olarak kurban edildi.
Seker ve yumurtayi karistirirkan minik bir paranoya yasadim; sekerler oldugu gibi kaldi tabii soguk yumurtanin icinde erimediler; acaba biseyleri yanlis mi yapiyorum diye dusune dusune onlari diger malzeme arkadaslarinin yanina gonderdim... Bir ara bana hediye gelen ama tabii ki ilk defa milli olan kalibimin icerisine kafamda soru isaretleriyle karisimi boca ettim... Daha onceden isittigim firinin icine karanliga dogru kalibi yolcu ettim. Basladim basinda comelip izlemeye... Hep vardir ya 'kek istedigim gibi kabarmadi' lafi; onu pek anlayamam; yani gerekli kabartma tozunu koyduktan sonra niye kabarmasin? Neyse sonunda bitmek tukenmek bilmeyen 70 dk gecti; evi guzel bir koku kaplamisti; tam bir 'anne evi' gibi kokuyordu... Sake bile firinin basindan ayrilamiyordu... Parmaklarimi yaka yaka kalibi cikardim tezgahin uzerine koydum... Catlamis kuru bir topraga benziyodu; eminim tadi cok guzel oldu diye yatistirdim kendimi... Simdi sorun kaliptan nasil cikartacagimdi keki; Devletsah bununla ilgili bisey yazmamisti... Ters cevirdim tabaga dogru; dusmuyor; biraz asagi yukari salliyorum; kipirti bile yok. Bicagi alip etrafini hafifce kazimaya basladim; bir sonraki ters cevirdigimde beyaz tabagin ustunde yerini almisti kekim!
Zaiyati soyluyorum:
- havuc rendelerken; kedim Sake; i-phone'umun ustu; mutfagin yerleri turuncu olmustu; sadece iki tane havuc nasil bu kadar fiskirabilir diye saskinlik icerisindeyim...
- Rendeye parmaginizi kaptirmayin cok aciyo
- Toplam 4 tencere (karistirma kabi olarak); 3 tahta; iki normal kasik; olcek olarak 2 bardak ve bolca (sayisini bilemiyorum) pecete; rulo kagit tuketilmisti...
Ve mutfak buna benziyodu...
Artik zincirleri kirdim diyebilir miyiz? Kesinlikle ...
29 Ekim 2009 Perşembe
Toplumlarin Uyusturucusu
Hayatimda ilkleri yasadigim iki olaydan bahsedecegim; aslinda ikisinin de birbirine paralellikleri var.
1. Olay: Fenerbahce - Galatasaray Maci
Yer: Sukru Saracoglu Stadi
Tarih: 25 Ekim 2009
1 tane milli mac disinda hayatimda hic maca gitmemistim; futbolla ilgim de zaten pazar geceleri TV'de baska hicbirsey olmadigindan gulmek icin arka planda Ridvan veya Erman Toroglu'nun acik olmasinda oteye gitmez. Ama iste bu hafta buyuk derby'ye (soylenenlere gore dunyadaki en buyuk 3 derbyden biriymis) bir Fenerli olarak (o mactan sonra Fenerli olmaya basladigimi belirtmek zorundayim...) o atmosferi yasama sansina eristim. Acikcasi erkek olmadigim icin (cunku bir kiz olarak yeterince oraya ait olamiyorsunuz maalesef) uzuldugum ender anlardan birisiydi... Muthis bir duygu bosalmasi... Hic tanimadiklari adamlara nasil kufrediyorlar; koca koca adamlar ustlerinde gobeklerini zor sigdirabildikleri Fener formalari bariyerlerden sarkarak Arda'ya kufrediyorlar; sahaya sular firlatiyorlar... Sanki GS'li futbolcular az once disarida onlari koseye sikistirip dovmus gibi hirslilar... Alandaki futbolculardan birisi yarin obur gun Fener'e gecse en fazla alkislayan onlar olmayacakmis gibi... Ama en cok guldugum; kapana sikistirilmis gibi stadin bir ucunda oturan Galatasaray'lilardi. Yani onlari kotulemek icin soylemiyorum; cunku helal olsun demek lazim; o kadar kotu kosula (konum itibariyle maci bile dogrudurust izleyemiyorlar); staddan dovulerek cikartilma riskine ve de kucuk dusme ihitmaline karsin gelmisler orada takimlarini destekliyorlar... Macta baslarina neler gelmedi ki; annelerinin kulaklarini cinlatan koro halindeki kufurlerin yanisira; kafalarina mac oncesi tum stada dagitilan maytaplar yakilip atildi; macin sonunda tum stad sari-lacivert konfeti firtinasina tutuldu ve konfetiler asagiya indiklerinde tum GSli taraftarlar bastan asagi sari-laciverte boyanmislardi; tabii staddan cikmak icin saatlerce iceride bekletildiklerini de unutmamak lazim...
'Futbol asla sadece futbol degildir' dediklerini iste orada cok iyi anladim; o aslinda tum sosyo ekonomik siniflarin birbiriyle kesistigi; tum alter-ego'larin ortaya ciktigi ve sinirlerin laflarla veya eldeki cisimlerle yesil sahada birakildigi toplumsal bir uyusturucudur... En azindan 90dakika boyunca tum dertlerin kafalardan silinmesini; hayatin o yuvarlak nesnede odaklanmasini ve etkisini de disari cikinca tum sohbetlerde surduren bir uyusturucu... Ben de ondan istiyorum...
2. Olay: 29 Ekim Kutlamalari
Yer: Ortakoy
Inanilmaz bir olay; Turk insani olarak havai fisekleri ne kadar cok seviyoruz. Tum dugunlerin vazgecilmezi; sadece birkac taneyle de kisitli olsa herkes butcesine gore mutlaka bir havai fisegi patlatmali (yoksa dugun ihtisamli olmaz). Yabancilarin garipsedigi silah patlamasi gibi sesler yazin sahillerde cinlayinca, bizler icin cok normal oluyor 'havai fisegi patlatiyorlar canim' deyip geciyoruz...
Bugune kadar sanirim hicbir 29 Ekimde Istanbul'da degilmisim; cunku ilk defa izleme firsatini yakaladim. Zaten daha Ortakoy'e inerken olayin zorlugu basladi; aynen macta oldugu gibi inanilmaz bir araba ve yaya trafigi; Ortakoy'e yaklastikca her minik-buyuk yukseltinin uzerinde 10larca insan duruyor ve gosterinin baslamasini bekliyordu. Zar zor arabamiza bir yer bulduk... Buldugumuza cok mutlu oldum cunku birara bir turlu varamamizdan dolayi aynen 'Arabada Yilbasina Girme' hissine kapilmisti... Kumpir mi alsak falan derken Bogaz koprusunun uzerinden selale gibi beyaz isiklar akmaya basladi, sonra da Bogaz'in cesitli koselerinde fisekler patlamaya basladi...
Gercekten tum olay inanilmazdi! Ortakoy, bebeginden yurumede zorlanan yaslisina kadar insanla doluydu; aynen macta oldugu gibi burada da her turlu insani bulmak mumkundu! Hepsi ayni heyecanla ve ayni tepkilerle izliyorlardi... 'Izliyorlardi' diye anlatiyorum ama aynen macta oldugu gibi ben de kendimi fena halde ortama kaptirdim; ay-yildizli ender fiseklerden veya en buyuklerinden atilinca ben de deli gibi alkislayip cigliklar atiyordum... Yanimda 60'larinda bir bey vardi; biranda cocuklasti, surekli yanindaki esine 'yaaa cok guzel di mi? Bak bak bunu gordun mu? Harika yaa' diyip yerinde el cirparak hafif hafif zipliyordu...
Sonra gosteriler bitti ve aynen stad dagilmasi gibi herkes once kumpircilere sonra da evlerine akin etti... Ve iste yine herseyin unutuldugu bir 20 dakika gecmisti...
1. Olay: Fenerbahce - Galatasaray Maci
Yer: Sukru Saracoglu Stadi
Tarih: 25 Ekim 2009
1 tane milli mac disinda hayatimda hic maca gitmemistim; futbolla ilgim de zaten pazar geceleri TV'de baska hicbirsey olmadigindan gulmek icin arka planda Ridvan veya Erman Toroglu'nun acik olmasinda oteye gitmez. Ama iste bu hafta buyuk derby'ye (soylenenlere gore dunyadaki en buyuk 3 derbyden biriymis) bir Fenerli olarak (o mactan sonra Fenerli olmaya basladigimi belirtmek zorundayim...) o atmosferi yasama sansina eristim. Acikcasi erkek olmadigim icin (cunku bir kiz olarak yeterince oraya ait olamiyorsunuz maalesef) uzuldugum ender anlardan birisiydi... Muthis bir duygu bosalmasi... Hic tanimadiklari adamlara nasil kufrediyorlar; koca koca adamlar ustlerinde gobeklerini zor sigdirabildikleri Fener formalari bariyerlerden sarkarak Arda'ya kufrediyorlar; sahaya sular firlatiyorlar... Sanki GS'li futbolcular az once disarida onlari koseye sikistirip dovmus gibi hirslilar... Alandaki futbolculardan birisi yarin obur gun Fener'e gecse en fazla alkislayan onlar olmayacakmis gibi... Ama en cok guldugum; kapana sikistirilmis gibi stadin bir ucunda oturan Galatasaray'lilardi. Yani onlari kotulemek icin soylemiyorum; cunku helal olsun demek lazim; o kadar kotu kosula (konum itibariyle maci bile dogrudurust izleyemiyorlar); staddan dovulerek cikartilma riskine ve de kucuk dusme ihitmaline karsin gelmisler orada takimlarini destekliyorlar... Macta baslarina neler gelmedi ki; annelerinin kulaklarini cinlatan koro halindeki kufurlerin yanisira; kafalarina mac oncesi tum stada dagitilan maytaplar yakilip atildi; macin sonunda tum stad sari-lacivert konfeti firtinasina tutuldu ve konfetiler asagiya indiklerinde tum GSli taraftarlar bastan asagi sari-laciverte boyanmislardi; tabii staddan cikmak icin saatlerce iceride bekletildiklerini de unutmamak lazim...
'Futbol asla sadece futbol degildir' dediklerini iste orada cok iyi anladim; o aslinda tum sosyo ekonomik siniflarin birbiriyle kesistigi; tum alter-ego'larin ortaya ciktigi ve sinirlerin laflarla veya eldeki cisimlerle yesil sahada birakildigi toplumsal bir uyusturucudur... En azindan 90dakika boyunca tum dertlerin kafalardan silinmesini; hayatin o yuvarlak nesnede odaklanmasini ve etkisini de disari cikinca tum sohbetlerde surduren bir uyusturucu... Ben de ondan istiyorum...
2. Olay: 29 Ekim Kutlamalari
Yer: Ortakoy
Inanilmaz bir olay; Turk insani olarak havai fisekleri ne kadar cok seviyoruz. Tum dugunlerin vazgecilmezi; sadece birkac taneyle de kisitli olsa herkes butcesine gore mutlaka bir havai fisegi patlatmali (yoksa dugun ihtisamli olmaz). Yabancilarin garipsedigi silah patlamasi gibi sesler yazin sahillerde cinlayinca, bizler icin cok normal oluyor 'havai fisegi patlatiyorlar canim' deyip geciyoruz...
Gercekten tum olay inanilmazdi! Ortakoy, bebeginden yurumede zorlanan yaslisina kadar insanla doluydu; aynen macta oldugu gibi burada da her turlu insani bulmak mumkundu! Hepsi ayni heyecanla ve ayni tepkilerle izliyorlardi... 'Izliyorlardi' diye anlatiyorum ama aynen macta oldugu gibi ben de kendimi fena halde ortama kaptirdim; ay-yildizli ender fiseklerden veya en buyuklerinden atilinca ben de deli gibi alkislayip cigliklar atiyordum... Yanimda 60'larinda bir bey vardi; biranda cocuklasti, surekli yanindaki esine 'yaaa cok guzel di mi? Bak bak bunu gordun mu? Harika yaa' diyip yerinde el cirparak hafif hafif zipliyordu...
Sonra gosteriler bitti ve aynen stad dagilmasi gibi herkes once kumpircilere sonra da evlerine akin etti... Ve iste yine herseyin unutuldugu bir 20 dakika gecmisti...
22 Ekim 2009 Perşembe
'Icinde Barindirdiklariyla Mardin' Bolum II
Ve iste gelelim maceramizin ikinci gunune...
Cok erkenden kalktik; bellboyumuzun dunyanin en uzunu adami oldugunu cok sonra ogrenmemize ragmen; minibuse binmeden fotograf cektirmeyi ihmal etmedik...
Cekirdeklerimizi citlayarak Midyat'a dogru yola ciktik; yolda ilk duragimiz Mor Gabriel Manastiri... Cok sansliyiz; kapida cok ender bir goruntu var; Turabdin Metropoliti Samuel Aktas cemaatiyle sohbet ediyor. Onlari rahatsiz etmeden iceri suzuluyoruz. Buyulenerek geziyoruz; burasi Deyrulzafaran'a gore cok daha yeni bir yer (hatta elektrik dugmelerinin yeniligi hepimizi rahatsiz ediyor); sanirim buyuyu daha iyi hissedebilmek icin eski olmasini tercih ediyoruz. Cikista hepimiz 'Hans Hollerweger'in yazdigi 'TURABDIN' kitabindan aliyoruz; Mardin'in hikayesini ogrenmek istiyorsaniz kesinlikle tavsiye ediyorum.
Oradan Mardin-Midyat'in en yeni kilisesi Mor Sharbell kilisesinde Diyakoz Ayhan Bey bizi karsiliyor ve ricamiz uzerine onlar icin cok onemli olan 'Goklerdeki Babamiz' duasini suryanice olarak bizimle paylasiyor. Arkada bir taziye var; bir yandan onlarin fisiltilari; bir yandan Ayhan Bey'in icten sesi... Ic cekerek; dusuncelere dalmis bir sekilde kendimizi sari tas sokaklara atiyoruz...
Midelerimizi yine muthis Mardin yemeklerine emanet ediyoruz; icli kofteler muhtesem; mahlepli suryani saraplarimizi yudumlayarak; bu geziyi yaptigimiz icin ne kadar mutlu oldugumuzu konusup rehberimiz Nukhet Hnm'a birkez daha tesekkur ediyoruz...
Simdi oturmus bloguma ve Turabdin kitabima bakiyorum; o ozgurluk hissini; huzuru ve tarihin agirligini tekrar hissedebilmek icin bir sonraki Mardin seyahatimi dusunuyorum...
Cok erkenden kalktik; bellboyumuzun dunyanin en uzunu adami oldugunu cok sonra ogrenmemize ragmen; minibuse binmeden fotograf cektirmeyi ihmal etmedik...
Oradan Mardin-Midyat'in en yeni kilisesi Mor Sharbell kilisesinde Diyakoz Ayhan Bey bizi karsiliyor ve ricamiz uzerine onlar icin cok onemli olan 'Goklerdeki Babamiz' duasini suryanice olarak bizimle paylasiyor. Arkada bir taziye var; bir yandan onlarin fisiltilari; bir yandan Ayhan Bey'in icten sesi... Ic cekerek; dusuncelere dalmis bir sekilde kendimizi sari tas sokaklara atiyoruz...
Midelerimizi yine muthis Mardin yemeklerine emanet ediyoruz; icli kofteler muhtesem; mahlepli suryani saraplarimizi yudumlayarak; bu geziyi yaptigimiz icin ne kadar mutlu oldugumuzu konusup rehberimiz Nukhet Hnm'a birkez daha tesekkur ediyoruz...
Simdi oturmus bloguma ve Turabdin kitabima bakiyorum; o ozgurluk hissini; huzuru ve tarihin agirligini tekrar hissedebilmek icin bir sonraki Mardin seyahatimi dusunuyorum...
18 Ekim 2009 Pazar
Hayata Sadece Bir Ask Mi Sigar?
Cok guzeldi... Askin (500) Gunu gercekten cok guzeldi; hic bitmesin istedim; kisa geldi. Aslinda konusuna bakinca cok siradan ve heran dunyanin heryerinde yasanabilecek bir hikaye oldugu kesin. Ama iste sanirim tam da bu yuzden; bu siradanliktan dolayi herkes kendi hayatindan paralel bazi seyler bulup filmi izlerken kendisini icerisine adapte ediyor. Zaten Zooey Deschanel'e bayiliyorum; uzun kirpikleri; bakislari; hep ozgur kiz rolleri... Aslinda Amerikali ama tam bir Avrupali tipi var; zaten o yuzden de yer aldigi filmlerin hepsini bir Holywood filmi havasindan cikartiyor. 'Yes Man' deki sarkici rolu aslinda dogru ve bence sesi cok derin ve anlamli; ayrica icinde banjo'nun da yer aldigi bircok enstruman caliyor. Hemen 2008'de cikarttigi Volume One albumunu edinin bence...
Filme donersek; aslinda cok anlamli bir soruyu beraberinde getiriyor; buyuk bir aski unutmanin tek yolu; kendini baska bir askin kollarina mi atmaktir? (yenisine baktiginda surekli eskisi aklina gelir; surekli bir kiyaslama ve huzursuzluk halindesindir; kalbinin sadece yarisi yeni askina aittir; cunku onu zaten henuz eskisinden almayi basaramamissindir) Yoksa bir aski unutmadan zaten digeri baslayamaz mi? (kalbini yeni birisine acmakta zorlanirsin; sonunun ayni sekilde biteceginden korkarsin; eskisiyle yeniden baslama ihtimalini elinin tersiyle itmek istemezsin)
Hmm?
10 Ekim 2009 Cumartesi
'Icinde Barindirdiklariyla Mardin' Bolum I
Dondugumuzun uzerinden zaman gecti ama halen etkisinden kurtulamiyorum. O yuzden de aslinda sanirim biraz gorduklerimi ve hissettiklerimi sindirip yazmaya baslamam iyi oldu...
Mardin... Hep duyuyordum ve herkes ayni sekilde formulize ediyordu: 'tum dinler birarada... Hosgorunun sehri etc. diye...' Ama sanirim Mardin'de gorduklerinden ziyade muhim olan oranin sana hissettirdikleri... Huzur; saskinlik; mutluluk ve tekrar huzur....

1. Gun: Muthis rehberimiz Nukhet Everi daha havaalanindan sehre dogru giderken bizi heveslendirmeye basliyor (biran once minibusten inelim bir an once minibusten inelim diyorum kendime)... Mardin'deyiz; herkes merakli; yeni seyler denemek icin etrafa saldiriyoruz. Gozler faltasi; kameralar havada... Deyrulzafaran Manastiri ilk durak; orada bizi agirlayan rehberimiz Kermo'yu (oradaki herkes gibi kulturlu ve egitimli ve kokenlerine bagli genc bir Suryani) beklerken Suriye Kahvesi denen kakuleli kahveden tadiyoruz... Tabii ki Nukhet Hnm'in onerdigi gibi baharatin tadini iyi alabilmek icin sekersiz...

Etraf cok sicak; ama manastira girdigimizde (su anki mimarlarimizin yapamadigi ama daha ilkel caglarda cok daha iyi cozulmus kisin sicak / yazin soguk tutan cozumler sayesinde) serinligi; beraberinde getirdigi nem kokusuyla birlikte hissediyoruz. Dinin ve kulturun etkileyiciligi disinda unutamayacagim bir detay 'sikistirma teknigi' dedikleri bir yontemle yapilan tavanlarin yapilis tarzinin zekiligi. Cok agir taslar V seklinde yerlestiriliyorlar; agirliklarindan dolayi sikisarak cok saglam bir tavan olusturuyorlar. Yuzlerce senedir tum depremlere ragmen o tavanlara hicbirsey olmamis; gercekten insan hayran kaliyor; ozellikle de simdi yapilan binalarin bu kadar cabuk coktugunu gorunce...
Kermo bize tum sirinligiyle Suyanilerin tarihini anlatiyor; tum dunyadan gelen Suryanilerin burada bulustuklarini ve onlari nasil agirladiklarini... Mezopotamya ayaklarimizin altinda; yasanmislik gozlerimizin onunde; buyulenmis bir sekilde cikiyoruz manastirdan...
Muthis yemeklerin bizi bekledigi Munir Usta'ya varmadan once Kasimiye Medresesi'ne de ugruyoruz... Bu buyulu ortamda birkac mum yakip icimizden sikica inanarak dileklerimizi diledikten sonra Munir Usta'ya variyoruz. Ve iste hayatinizda yiyebileceginiz en guzel icli kofteyi; lahmacunu (SEMBUSEK dedikleri Mardin'e ozel kapali lahmacun) ve mutebberi yiyebileceginiz yer... Veee sonunda yemegin orgazm noktasi olarak; 'ooooo' sesleri arasinda masaya kunefelerimiz geliyor... Hep meshur laf vardir ya: 'cok hafif cok hafif'; cogu tatli icin buyuk yalandir ama gercekten midede hic agirlik birakmadan yedigim ender kunefelerden...
Munir Usta ve ogluna cok tesekkur ediyoruz; Munir Usta'nin oglu dogulu aksaniyla; 'bizim reklamimizi yapmak istiyorsaniz Friendfeed'e veya Twittera (aynen yazildigi gibi okuyaraktan) yazacaksiniz diyor; iste ben o anda bitiyorum; daha fazla soze gerek yok...
Hop oradan kalkip kendimizi Kirklareli Kilisesine atiyoruz ve iste burada da bizi Nasra Teyze'nin kok boyasi el isleri karsiliyor... Nasra Teyze'yle tanismak icin icimdeki heyecan giderek artiyor... Nukhet Hnm yine en iyi rehberlerden birisini buluyor; rehberimiz bize Suryaniler; Katolikler ve Protestanlar arasindaki farkliliklardan bahsediyor... Sasirma efektleri arasinda dinliyoruz; sonra yeni bilgilerimizi sindirmek icin minibusumuze biniyoruz...
Sirada biraz yerel tatlardan alisveris yapmak var... Kendimizi rengarenk ve heryerden ayri bir kokunun geldigi Revakli Carsiya atiyoruz... Kesif basliyor...


Ve iste gorebileceginiz

Son duragimiz rengarenk posularin satildigi yer ve meshur Kuruyemisci Davut Selim.. Kuruyemiscide buranin meshur sekerli bademinden ve sari leblebisinden paketletirken Mardin'in icinde barindirdigi kulture birkez daha hayran kaliyorum... Dukkana girip cikan bir suru insan var ve hepsinin dini; dili irki farkli; Davut Selim birisiyle Suryanice konusuyor; iceri giren digeriyle Arapca; sonra bize donuyor; 'badem ne kadar olacakti abla' diyor... Cikmadan bir de bir yaramazlik yapiyoruz; 1 kg kabak ve ay cekirdegini de yuklenip Marangozlar Kahvehanesi dedikleri yere dogru yolumuzu tutuyoruz... (cekirdegin hikayesi icin bir parantez aciyorum; minibuse oturdugumuz anda Nukhet Hnm bize masal gibi gectigimiz yerlerin hikayesini anlatirken biz gorev gibi cekirdek citlamaya basliyoruz; minibusten inene kadar citlama durmuyor ve sonuc olarak havaalanina vardigimizda tum cekirdekleri bitirmistik...)
Marangozlar Kahvehanesi; Fifth Element, Yesilcam ve biraz da David Lynch karisimi... Iceri girdigimizde bizi 70'lerden kalma (her anlamda; cunku solmaktan siyah-beyaza donusmusler) Gulsen Bubikoglu; Fatma Girik posterleri karsiliyor; cerceveli bir sekilde dermecatma tas duvarda asililar...

Kahvehanenin acik yerine cikiyoruz; burasi tum Mezopotamya'yi goren bir teras.. Terasta iki tane Mardin'li taklaci guvercinlerden ucuruyorlar... Guvercinler onumuzden gelip giderken kahveci bize mirra getiriyor; usul ve adabiyla ilgili birbirimizi uyararaktan 3 yudumda mirralarimizi bitiriyoruz...
Artik bunyede yorgunluk var... Ama Nasra Nine heyecani suruyor... Evinde bizi agirliyor Nasra Nine; insan gorunce kendi yasindan ve enerjisinden utaniyor... Karsinizda dimdik en az 86 yasinda bir nine duruyor; halen el isini surdurebiliyor; bir yandan da bize yeni yaptigi sanat eserlerini gosteriyor... Kizi kendisinden daha yasli gozukuyor Nasra Nine'nin... Yaptigi muhtesem islerin heyecani; ama Nasra Nine'den sonra bu sanatin surduremeyeceginin verdigi huzunle oradan ayriliyoruz...
Gece olmaya basliyor Mardin'de... Nukhet Hnm'in tanimiyla; tepedeki kalemiz 'tek tas yuzuk gibi' aydinlatilmis bir sekilde parliyor... Hotelimizin terasindan Suriye'yenin isiklarina bakiyoruz; sanki arada kocaman bir deniz; ustunde de tek tuk tekne isiklari gozukuyor gibi... Iste yine o icinizde hissettiginiz huzur duygusu agir basiyor... Yuzumuzde bu huzurun verdigi minik gulumsemeyle yemeklerimizi yiyoruz....
Mardin... Hep duyuyordum ve herkes ayni sekilde formulize ediyordu: 'tum dinler birarada... Hosgorunun sehri etc. diye...' Ama sanirim Mardin'de gorduklerinden ziyade muhim olan oranin sana hissettirdikleri... Huzur; saskinlik; mutluluk ve tekrar huzur....

Etraf cok sicak; ama manastira girdigimizde (su anki mimarlarimizin yapamadigi ama daha ilkel caglarda cok daha iyi cozulmus kisin sicak / yazin soguk tutan cozumler sayesinde) serinligi; beraberinde getirdigi nem kokusuyla birlikte hissediyoruz. Dinin ve kulturun etkileyiciligi disinda unutamayacagim bir detay 'sikistirma teknigi' dedikleri bir yontemle yapilan tavanlarin yapilis tarzinin zekiligi. Cok agir taslar V seklinde yerlestiriliyorlar; agirliklarindan dolayi sikisarak cok saglam bir tavan olusturuyorlar. Yuzlerce senedir tum depremlere ragmen o tavanlara hicbirsey olmamis; gercekten insan hayran kaliyor; ozellikle de simdi yapilan binalarin bu kadar cabuk coktugunu gorunce...
Kermo bize tum sirinligiyle Suyanilerin tarihini anlatiyor; tum dunyadan gelen Suryanilerin burada bulustuklarini ve onlari nasil agirladiklarini... Mezopotamya ayaklarimizin altinda; yasanmislik gozlerimizin onunde; buyulenmis bir sekilde cikiyoruz manastirdan...
Muthis yemeklerin bizi bekledigi Munir Usta'ya varmadan once Kasimiye Medresesi'ne de ugruyoruz... Bu buyulu ortamda birkac mum yakip icimizden sikica inanarak dileklerimizi diledikten sonra Munir Usta'ya variyoruz. Ve iste hayatinizda yiyebileceginiz en guzel icli kofteyi; lahmacunu (SEMBUSEK dedikleri Mardin'e ozel kapali lahmacun) ve mutebberi yiyebileceginiz yer... Veee sonunda yemegin orgazm noktasi olarak; 'ooooo' sesleri arasinda masaya kunefelerimiz geliyor... Hep meshur laf vardir ya: 'cok hafif cok hafif'; cogu tatli icin buyuk yalandir ama gercekten midede hic agirlik birakmadan yedigim ender kunefelerden...
Munir Usta ve ogluna cok tesekkur ediyoruz; Munir Usta'nin oglu dogulu aksaniyla; 'bizim reklamimizi yapmak istiyorsaniz Friendfeed'e veya Twittera (aynen yazildigi gibi okuyaraktan) yazacaksiniz diyor; iste ben o anda bitiyorum; daha fazla soze gerek yok...
Hop oradan kalkip kendimizi Kirklareli Kilisesine atiyoruz ve iste burada da bizi Nasra Teyze'nin kok boyasi el isleri karsiliyor... Nasra Teyze'yle tanismak icin icimdeki heyecan giderek artiyor... Nukhet Hnm yine en iyi rehberlerden birisini buluyor; rehberimiz bize Suryaniler; Katolikler ve Protestanlar arasindaki farkliliklardan bahsediyor... Sasirma efektleri arasinda dinliyoruz; sonra yeni bilgilerimizi sindirmek icin minibusumuze biniyoruz...
Sirada biraz yerel tatlardan alisveris yapmak var... Kendimizi rengarenk ve heryerden ayri bir kokunun geldigi Revakli Carsiya atiyoruz... Kesif basliyor...

Acikta duran yeni toplanmis
zeytinler...

Ve iste gorebileceginiz
en kitsch kasap; muhtesem!

Sokaklar cok dar oldugu ana yollar disinda
ulasimi 'Taksi' dedikleri esseklerle sagliyorlar
Yukarida gordugunuz rengarenk
kumaslar semer yapimi icin...
Her turlu sifali ot bulunur...
Anneannelerimizden kalma bir aliskanlik...
Burada demirci gibi gozuken usta agrilara karsi
kullanilan 'YAKI'yi uretiyor...
Son duragimiz rengarenk posularin satildigi yer ve meshur Kuruyemisci Davut Selim.. Kuruyemiscide buranin meshur sekerli bademinden ve sari leblebisinden paketletirken Mardin'in icinde barindirdigi kulture birkez daha hayran kaliyorum... Dukkana girip cikan bir suru insan var ve hepsinin dini; dili irki farkli; Davut Selim birisiyle Suryanice konusuyor; iceri giren digeriyle Arapca; sonra bize donuyor; 'badem ne kadar olacakti abla' diyor... Cikmadan bir de bir yaramazlik yapiyoruz; 1 kg kabak ve ay cekirdegini de yuklenip Marangozlar Kahvehanesi dedikleri yere dogru yolumuzu tutuyoruz... (cekirdegin hikayesi icin bir parantez aciyorum; minibuse oturdugumuz anda Nukhet Hnm bize masal gibi gectigimiz yerlerin hikayesini anlatirken biz gorev gibi cekirdek citlamaya basliyoruz; minibusten inene kadar citlama durmuyor ve sonuc olarak havaalanina vardigimizda tum cekirdekleri bitirmistik...)
Marangozlar Kahvehanesi; Fifth Element, Yesilcam ve biraz da David Lynch karisimi... Iceri girdigimizde bizi 70'lerden kalma (her anlamda; cunku solmaktan siyah-beyaza donusmusler) Gulsen Bubikoglu; Fatma Girik posterleri karsiliyor; cerceveli bir sekilde dermecatma tas duvarda asililar...

Kahvehanenin acik yerine cikiyoruz; burasi tum Mezopotamya'yi goren bir teras.. Terasta iki tane Mardin'li taklaci guvercinlerden ucuruyorlar... Guvercinler onumuzden gelip giderken kahveci bize mirra getiriyor; usul ve adabiyla ilgili birbirimizi uyararaktan 3 yudumda mirralarimizi bitiriyoruz...
Artik bunyede yorgunluk var... Ama Nasra Nine heyecani suruyor... Evinde bizi agirliyor Nasra Nine; insan gorunce kendi yasindan ve enerjisinden utaniyor... Karsinizda dimdik en az 86 yasinda bir nine duruyor; halen el isini surdurebiliyor; bir yandan da bize yeni yaptigi sanat eserlerini gosteriyor... Kizi kendisinden daha yasli gozukuyor Nasra Nine'nin... Yaptigi muhtesem islerin heyecani; ama Nasra Nine'den sonra bu sanatin surduremeyeceginin verdigi huzunle oradan ayriliyoruz...
Gece olmaya basliyor Mardin'de... Nukhet Hnm'in tanimiyla; tepedeki kalemiz 'tek tas yuzuk gibi' aydinlatilmis bir sekilde parliyor... Hotelimizin terasindan Suriye'yenin isiklarina bakiyoruz; sanki arada kocaman bir deniz; ustunde de tek tuk tekne isiklari gozukuyor gibi... Iste yine o icinizde hissettiginiz huzur duygusu agir basiyor... Yuzumuzde bu huzurun verdigi minik gulumsemeyle yemeklerimizi yiyoruz....
Sasirtiyorsun Beni Istanbul...
Bunlar disinda son 4 senedir Atlas Pasaji'na adim atmisligim cok azdir. Ta ki gecen carsamba gunu Istanbul 2010 Kultur Baskenti'nin ofisine gidene kadar... Hemen giriste sol taraftalar... Toplantidan sonra binanin icini de gezme firsatim oldu; simdi hikayeye siki durun! Zamaninda orasi Osmanli padisahlarindan birisinin sevgilisinin oturdugu yermis... Zaten tavanlar ve duvarlar erotik eski donem resimleriyle suslenmis. Padisah sevgilisini ziyarete atiyla gelip atini pasajin girisine park edermis ve direk Atlas Pasaji'nin hemen solundaki kapidan iceri girermis; kapi halen ayni kapi olarak duruyor. Icerideki odalarin buyuklugune ve heybetine inanamazsiniz; gercekten minik bir saraya girmis gibi hissediyorsunuz.
Istiklal'in avamligi/otantikligi; eskiligi/yeniligi arasinda orada bir saray yatiyor yasanmisliklariyla... Istanbul beni sasirtmaya devam ediyorsun tum icinde sakladiklarinla...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







