10 Ekim 2009 Cumartesi

'Icinde Barindirdiklariyla Mardin' Bolum I

Dondugumuzun uzerinden zaman gecti ama halen etkisinden kurtulamiyorum. O yuzden de aslinda sanirim biraz gorduklerimi ve hissettiklerimi sindirip yazmaya baslamam iyi oldu...

Mardin... Hep duyuyordum ve herkes ayni sekilde formulize ediyordu: 'tum dinler birarada... Hosgorunun sehri etc. diye...' Ama sanirim Mardin'de gorduklerinden ziyade muhim olan oranin sana hissettirdikleri... Huzur; saskinlik; mutluluk ve tekrar huzur....





1. Gun: Muthis rehberimiz Nukhet Everi daha havaalanindan sehre dogru giderken bizi heveslendirmeye basliyor (biran once minibusten inelim bir an once minibusten inelim diyorum kendime)... Mardin'deyiz; herkes merakli; yeni seyler denemek icin etrafa saldiriyoruz. Gozler faltasi; kameralar havada... Deyrulzafaran Manastiri ilk durak; orada bizi agirlayan rehberimiz Kermo'yu (oradaki herkes gibi kulturlu ve egitimli ve kokenlerine bagli genc bir Suryani) beklerken Suriye Kahvesi denen kakuleli kahveden tadiyoruz...   Tabii ki Nukhet Hnm'in onerdigi gibi baharatin tadini iyi alabilmek icin sekersiz...

                                           

Etraf cok sicak; ama manastira girdigimizde (su anki mimarlarimizin yapamadigi ama daha ilkel caglarda cok daha iyi cozulmus kisin sicak / yazin soguk tutan cozumler sayesinde) serinligi; beraberinde getirdigi nem kokusuyla birlikte hissediyoruz. Dinin ve kulturun etkileyiciligi disinda unutamayacagim bir detay 'sikistirma teknigi' dedikleri bir yontemle yapilan tavanlarin yapilis tarzinin zekiligi. Cok agir taslar V seklinde yerlestiriliyorlar; agirliklarindan dolayi sikisarak cok saglam bir tavan olusturuyorlar. Yuzlerce senedir tum depremlere ragmen o tavanlara hicbirsey olmamis; gercekten insan hayran kaliyor; ozellikle de simdi yapilan binalarin bu kadar cabuk coktugunu gorunce...

Kermo bize tum sirinligiyle Suyanilerin tarihini anlatiyor; tum dunyadan gelen Suryanilerin burada bulustuklarini ve onlari nasil agirladiklarini... Mezopotamya ayaklarimizin altinda; yasanmislik gozlerimizin onunde; buyulenmis bir sekilde cikiyoruz manastirdan...

Muthis yemeklerin bizi bekledigi Munir Usta'ya varmadan once Kasimiye Medresesi'ne de ugruyoruz... Bu buyulu ortamda birkac mum yakip icimizden sikica inanarak dileklerimizi diledikten sonra Munir Usta'ya variyoruz. Ve iste hayatinizda yiyebileceginiz en guzel icli kofteyi; lahmacunu (SEMBUSEK dedikleri Mardin'e ozel kapali lahmacun) ve mutebberi yiyebileceginiz yer...  Veee sonunda yemegin orgazm noktasi olarak; 'ooooo' sesleri arasinda masaya kunefelerimiz geliyor... Hep meshur laf vardir ya: 'cok hafif cok hafif'; cogu tatli icin buyuk yalandir ama gercekten midede hic agirlik birakmadan yedigim ender kunefelerden...




Munir Usta ve ogluna cok tesekkur ediyoruz; Munir Usta'nin oglu dogulu aksaniyla; 'bizim reklamimizi yapmak istiyorsaniz Friendfeed'e veya Twittera (aynen yazildigi gibi okuyaraktan) yazacaksiniz diyor; iste ben o anda bitiyorum; daha fazla soze gerek yok...

Hop oradan kalkip kendimizi Kirklareli Kilisesine atiyoruz ve iste burada da bizi Nasra Teyze'nin kok boyasi el isleri karsiliyor... Nasra Teyze'yle tanismak icin icimdeki heyecan giderek artiyor... Nukhet Hnm yine en iyi rehberlerden birisini buluyor; rehberimiz bize Suryaniler; Katolikler ve Protestanlar arasindaki farkliliklardan bahsediyor... Sasirma efektleri arasinda dinliyoruz; sonra yeni bilgilerimizi sindirmek icin minibusumuze biniyoruz...


Sirada biraz yerel tatlardan alisveris yapmak var... Kendimizi rengarenk ve heryerden ayri bir kokunun geldigi Revakli Carsiya atiyoruz... Kesif basliyor...

                                                  

Acikta duran yeni toplanmis  
zeytinler...                






                                          

                                                     Ve iste gorebileceginiz              
                                                          en kitsch kasap; muhtesem!      



                                                   
                
             Sokaklar cok dar oldugu ana yollar disinda
          ulasimi 'Taksi' dedikleri esseklerle sagliyorlar
        Yukarida gordugunuz rengarenk
                                                               kumaslar semer yapimi icin...

 

          

 Her turlu sifali ot bulunur...



                                                 Anneannelerimizden kalma bir aliskanlik...
                                                 Burada demirci gibi gozuken usta agrilara karsi
                                                           kullanilan 'YAKI'yi uretiyor...        

Son duragimiz rengarenk posularin satildigi yer ve meshur Kuruyemisci Davut Selim.. Kuruyemiscide buranin meshur sekerli bademinden ve sari leblebisinden paketletirken Mardin'in icinde barindirdigi kulture birkez daha hayran kaliyorum... Dukkana girip cikan bir suru insan var ve hepsinin dini; dili irki farkli; Davut Selim birisiyle Suryanice konusuyor; iceri giren digeriyle Arapca; sonra bize donuyor; 'badem ne kadar olacakti abla' diyor... Cikmadan bir de bir yaramazlik yapiyoruz; 1 kg kabak ve ay cekirdegini de yuklenip Marangozlar Kahvehanesi dedikleri yere dogru yolumuzu tutuyoruz... (cekirdegin hikayesi icin bir parantez aciyorum; minibuse oturdugumuz anda Nukhet Hnm bize masal gibi gectigimiz yerlerin hikayesini anlatirken biz gorev gibi cekirdek citlamaya basliyoruz; minibusten inene kadar citlama durmuyor ve sonuc olarak havaalanina vardigimizda tum cekirdekleri bitirmistik...)

Marangozlar Kahvehanesi; Fifth Element, Yesilcam ve biraz da David Lynch karisimi... Iceri girdigimizde bizi 70'lerden kalma (her anlamda; cunku solmaktan siyah-beyaza donusmusler) Gulsen Bubikoglu; Fatma Girik  posterleri karsiliyor; cerceveli bir sekilde dermecatma tas duvarda asililar...

   
                                                                   




Kahvehanenin acik yerine cikiyoruz; burasi tum Mezopotamya'yi goren bir teras.. Terasta iki tane Mardin'li taklaci guvercinlerden ucuruyorlar... Guvercinler onumuzden gelip giderken kahveci bize mirra getiriyor; usul ve adabiyla ilgili birbirimizi uyararaktan 3 yudumda mirralarimizi bitiriyoruz...

Artik bunyede yorgunluk var... Ama Nasra Nine heyecani suruyor... Evinde bizi agirliyor Nasra Nine; insan gorunce kendi yasindan ve enerjisinden utaniyor... Karsinizda dimdik en az 86 yasinda bir nine duruyor; halen el isini surdurebiliyor; bir yandan da bize yeni yaptigi sanat eserlerini gosteriyor... Kizi kendisinden daha yasli gozukuyor Nasra Nine'nin... Yaptigi muhtesem islerin heyecani; ama Nasra Nine'den sonra bu sanatin surduremeyeceginin verdigi huzunle oradan ayriliyoruz...

Gece olmaya basliyor Mardin'de... Nukhet Hnm'in tanimiyla; tepedeki kalemiz 'tek tas yuzuk gibi' aydinlatilmis bir sekilde parliyor... Hotelimizin terasindan Suriye'yenin isiklarina bakiyoruz; sanki arada kocaman bir deniz; ustunde de tek tuk tekne isiklari gozukuyor gibi... Iste yine o icinizde hissettiginiz huzur duygusu agir basiyor... Yuzumuzde bu huzurun verdigi minik gulumsemeyle yemeklerimizi yiyoruz....


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder