31 Aralık 2009 Perşembe

Bekliyorum Seni 2010!








Yer acmak lazim yeni yila.... Bosaltmak lazim tum fazlaliklari... Evdeki; ofisteki ama en onemlisi de kafadakileri...

Masamin etrafindaki tum notlari, tum kartpostallari attim.. Baktim hepsi eskide kalmis ne gerek var onlara bagli kalmaya... Yenileri yazilacak nasil olsa... Evimdeki tum eski kiyafetlerden kurtuldum; baktim giymemisim 2 senedir; zaten giymem bir daha... Uzun zamandir dinlemedigim ve listelerime nasil girdigini anlamadigim mp3'lerimi sildim I-Tunes'umdan... Yenilerine yer acmak lazim; bazilari fazla duygu yuklu, gecmisi hatirlatiyor bana; hop onlari da sildim... Iste sira geldi yavas yavas kafa temizligine... Odacik odacik gezdim bellegimi; ayagima piranga baglamis olan; gelecegi gormemi engelleyen hisleri ve anlari dusundum... Hop attim onlari cope...  Beni kiran; uzen yoran insanlari dusundum... Hop onlari da gonderdim arkada duran cop kutusuna... Benim kirdiklarim? Hepsini aradim ozur diledim; lutfen beni cope atmayin bir sans daha verin dedim; boylece kurtuldum horgucumdeki sucluluk duygularindan; onlar da eski kiyafetlerin yaninda aldilar yerlerini copte... Kuskular, guvensizlikler, supheler? Hepsini attim cope; kendine guvene, dostluga, sevgiye, aska yer acmam gerekiyordu...

Sonra cayimi demledim penceleri ardina kadar actim; havayi kokladim... Hazirim 2010 bekliyorum seni tum umitlerim, heveslerim, isiltilarim ve heyecanlarimla... Bekliyorum seni 2010 bana tum getireceklerinle...

Bol kahkahali; saglikli; yaratici; yenilikci; tutkulu; parlayan; huzurlu ve sevdiklerimizle birarada bir yil olmasi dileklerimle!!

29 Aralık 2009 Salı

2009'a Yakindan Bakalim






Iste sira geldi 2009 'en' lerini yazmayaaaaa... Son 2 gunde cok ilginc bir konu gundeme girmezse bu bana cok kisa gelen 2009 senesini asagida belirtecegim highlight'larla ugurlamis olacagiz:

En buyuk 'olay': Hic suphesiz Michael Jackson'in vefati - aslinda bunu yilin 'en buyuk komplo teorisi' altinda da siniflandirabilirdim; cunku olumun ardindan halen cogu kisi onun olmedigine ve halen aynen Elvis Presley'de oldugu gibi yasamaya devam ettigine inaniyorlar

En populer hayvan: Domuz - hic bir hayvanin ismi google'da yazinca bu kadar cikmaz heralde veya hic bir hayvan bu kadar cok karikature konu olmamistir

En teknolojik sabun kopugu: 3G lansmani - Ismiyle cismiyle fazlasiyla gundeme oturdu ama kimse tam olarak hayatimizda neyin degistigini anlayamadi

En garip olay: Garipoglu - detaya girmeyecegim hepimiz biliyoruz

En basarili Turk filmi: Vavien - Son siradan 2009'a dahil oldu ama oncekilerin hepsini unutturdu

En muthis Barry White yorumu: Ice Age 3 - Sincaplarin dansi ve flirt'u hepimizin aklinda; olsa da izlesek

En buyuk ayip: Myspace'in kapatilmasi - Yapilan aciklamaya gore bu siteler suc isledikleri ve toplumu yanlis yonlendirdikleri icin kapatilmislar; bizi dusundukleri icin birkez daha tesekkurler

Is dunyasinin en piyasa organizasyonu - Kuskusuz yine Marka Konferansi'ydi; salonda birsey dinleyebilmek icin etrafinizda dedikodu yapan insanlari susturmaniz gerekiyordu; disaridaki fuar standlari; sabah 10'dan itibaren bira servisi yapan hostesleriyle pazarlamadan ziyade sosyallesmenin on planda tutuldugu iki gun yasadik

En guzel festival: Rock'nCoke - tarafisizim... gercekten...

En sasirtan konser: 3D U2 konseri - yeni bir boyut acildi hayatimizda...

En hip tasarim magaza: Kuskusuz Prada'nin Nisantasi'nda acilan magazasi - markanin ve semtin sasasina yarasir bir tasarim oldu

En magdur organizmalar: GDO'lar - Gundeme oturdular; herkes ayaklandi; ama kimse tam olarak ne olduklarini da bilmiyordu. Haberler gunlerce isledi; herkes 'artik hapla beslenmeye baslamak gerek' dedi; mahalle manavimiza bile guvenimiz azaldi; ama ne yapmamiz veya yapmamamiz gerektigini halen bilemiyoruz...

En medeni gelisme: Sigara yasagi - Cinayetlerle gundeme oturdu; halen de uygulaniyor mu uygulanmiyor mu belli degil; ama 10 hanelik bir Ege koyunun onunden gecerken disarida oturup sigara icen kahvahane ahalisini gorunce halen gulesim geliyor; bu yasagi sart kosan Avrupa Birligi bile gevsetti kurallari; su an en kati ulke bu konudaki biziz; kraldan cok kralci oluyoruz bazen...

En 'bayan' magazin: Eren Talu & Defne Samyeli Cifti - Herkes etegindeki taslari doktu heralde; artik kimsenin ilgilendigini zannetmiyorum bu konuyla; yeterince okuduk izlemek zorunda kaldik...

Not: 'En'lerimi secerken kesinlikle hicbir siyasi olaya deginmek istemedim; yoksa tabii ki bu listeye eklenecek daha cok 'En' var...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Tokat'tan Bagimsiz Bir Film

Resmen bagimsiz bir Avrupa filmi izledim az once... Tek farki Tokat'da gecmesi... Cekimler; karakterler; kurgu; ama en onemlisi de aslinda cok ekstraordiner olan bir hikayenin cok normal bir sekilde abartidan uzak verilmesi tum bu etkiyi yaratmis... O kadar normal ki bazi sahnelerin ruya mi gercek mi olduguna bile birsonraki sahneyi gorunce karar verebiliyorsunuz...

Vavien'dan bahsediyorum... Burhan Altintop'tan basarili bir sekilde tamamen baska bir karakter olarak karsimiza cikan Engin Gunaydin (bu oldukca riskli bir karar cunku herkes onu oyle tanidi ve sevdi bu yeni hali tamamen hayal kirikligi yaratabilirdi)mimiklerini sifirlamis ama o donuk bakislariyla da seyirciyi karakterinin icine sokuyor; bazen ona hak verip bazen de acayip sinir oluyorsunuz (tum film boyunca salondan 'gerizekali!'; 'yazik'; 'aptal yaaa!'; 'yuzsuz!!' gibi sesler yukseldi.) Ote yandan Engin Gunaydin'in (yani Celal'in ama kalin 'A' harfiyle okunarak) esini canlandiran Binnur Kaya tam bir Anadolu kadini olarak esine her kosulda sahip cikan onu bosamasindan cok korkan ve tek istediginin kocasinin minik bir gulusu ve onu takdir etmesi olan bir kadini canlandiriyor.

Izlerken bir yandan Turkiyenin aile yapisina ve kadinlarin caresizligine, basiretsizligine lanet ediyor; bir yandan da senaryonun ve o senaryonun isleyisine kendinizi kaptiriyorsunuz. Jim Carrey filmlerinde hep hissettigim ve beni o adamda bu kadar buyuleyen birsey vardir (tum o Hollywood pariltisini ve asiri mimikleri bir kenara birakin); Jim Carrey her zaman komik ama bir o kadar da urkutucudur... Maske filminde bile korku ve komedi arasindaki ince cizgide gidip gelmektedir; hem insanlara zarar vermek isteyen bir superkahraman ama bir yandan da partyanimal... Engin Gunaydin bence Vavien'de herseyiyle cok ustaca bu ince cizgiyi yakalamis... Bazi sahnelerde guldugunuz icin resmen utanip sesinizi alcaltma geregi hissediyorsunuz cunku cok acikli bir sahne isleniyor perdede; ama icinde bulunan durum cok ironi-komik oluyor....

Hem Burhan Altintop karakterinin arkasina saklanmadigi; hem dusuk butceli filmin gucunu kanitladigi; hem de kendisine ozgunlugunden dolayi kutluyorum....



12 Aralık 2009 Cumartesi

Markiz Bufe - Beyoglu

Inanilmaz birsey! Hep goruyordum; ama gecen gun iyice gozume batti! Markiz'i nasil rezil ettiler... Yani bir zamanlar Istanbul'un en sik pastanesi; Beyoglu'nin simgelerinden birisi; bizi eski zamanlara goturen Markiz'in alttaki fotografi beni gordukce deli ediyor... Iceri girip 'bir dakika bunlar buraya ait degil; yandaki bufeden karismislar' diyip; o neonlu tabelayi (ayran su kadar lira; menu alirsan bu kadar diyen) ve de her masanin uzerinde duran plastik mayonez ve ketcap siselerini disari atmak istiyorum... Nerede o eski kibar fincanlar; kibar tabaklarin icerisinde gelen ve aynen 50'lerdaki Beyoglu'ndaki gibi 5 cayiyla tuketilen tatli-tuzlu kurabiyeler? 1840 senesinde ilk olarak 'Lebon' ismiyle o zamanin 'Passage Oriental' isimli pasajinda acilan pastane sonradan yerini icerisindeki 'Mevsimler' seramikleriyle girenleri buyulen 'Markiz Pastanesi'ne birakti... Fakat mekan artik sadece Markiz Bufe olabilir niteliklendirilebilir... Bari ismini degistireseler de en azindan gecmisi ve anilari lekelemeseler...


Hediye Kolay Peki Ya Kabugu





Yilbasi yaklasiyor ve hediye alma seanslari baslayacak. Bazi hediyeleri zorunlu oldugumuz icin bazilarini da gercekten icimizden geldigi icin raflardan secip sahiplerine ulastiracagiz. En guzel goruntuyse bence guzel suslu bir camagacinin altindaki rengarenk paketlerin goruntusu ve etrafa salgiladiklari soru isaretleridir; merakla iclerinde ne oldugunu beklersiniz. Ama bence hediyeyi secmek kadar onun paketi onemlidir; cunku bir insanla tanistiginizda nasil en onemli anlar ilk 10 dakikaysa; o hediyeyle sizin bulusmanizi saglayan ilk eleman hediyenin paketidir. Artik tum magazalarin hediye paketi hizmeti var; bu yuzden hicbirimiz bu konuda kafa yormuyoruz. Dolayisiyla tum hediyeler ayni paketlerle dukkanlardan cikiyor oldu. Yani tamam hediyeleri kendimiz uretemiyor olabiliriz; ama biraz caba gosterip kisisel bir dokunus ekleyebiliriz... Guzel bi kagit; guzel bir kart; uygun bir mesaj... Maalesef ben fikir uretme asamasinda fena olmasam da uygulamaya gelince kabuslarim basliyor... Sanirim bu tarafim anneme cekmis... El isi konularinda hic becerikli degilim... Yuvadayken en basarisiz dersim 'kesme-yapistirma' dedigimiz dersti. Ben 5 yasimda okumayi ogrendim; tum sinifa masallari o yasta ben okurdum; nerdeyse kompozisyon yazabilecek kadar kelime dagarcigim vardi; ama bu dersten odum kopardi... Cok basit demeyin; o cizgileri duz kesmek (mutlaka tirtikli veya yamuk olurdu; hatta bazen elim kayar resimleri ortasindan kesiverirdim) sonra hele onlari bir de bir yerlerinden birbirine yapistirmak... Olanlar soyle: o Uhu'yu (o zamanlar simdiki gibi stick yapistiricilar yoktu) mutlaka fazla sikardim; sonra kagidi bastirinca o uhu vicik vicik disari tasar ve elime yapisirdi; sonra butun masa uhu olurdu ve oradan yuzume gozume kadar yapis yapis olurdum... Yani kesme seyansiyla baslayan ve beni tinerci cocuklar gibi kokutan bir ders sonu hep beni beklerdi. 

Anneme geri donersek; o aynen okuma-yazma bilmeyen cocuklarin ilerki yaslarda liderlik duygularinin gelismis oldugunun ortaya cikmasi gibi (baska yonlerini guclendiriyorlar) annem de bu tarafini hep yaraticiligiyla kompanse ederdi... Benim cocuklugumda arkadaslarima goturdugum tum hediyeler bir bon-bon sekeri seklinde paketlenirdi... Annem hediyenin sekli ne olursa olsun onu kocaman kagidin ortasina yerlestirir sonra iki yanindan buzup; evde o anda ne malzeme varsa (bu bazen yun; bazen organik bir ip; bazen de misina olurdu) oradan baglayip bir bayram sekeri yaratirdi... Ve bu hediye dogum gunu kutlamasi olan gittigimiz evlerde buyuk bir ozenle paketlenmis ve normalde olmasi gerektigi gibi hediyenin sekline ayak uydurmus diger paketlerin yaninda radikal bir sekilde yerini alirdi... Ama isin komik tarafi hep en cok dikkat ceken ve begenilen paket o paket olurdu...

Gecenlerde internetten asagida resmi buldum; bu origami kilavuzu gibi gozuken resim aslinda cok guzel paketleme teknikleri gosteriyor... 




Dolayisiyla paketlerimizi bu yilbasi en cok kendimizi yansitacak sekilde kendimiz paketleyelim ve simdiden agacin altina yerlestirelim!!!! Sonra da hepsini actigimiz o guzel ani bekleyelim!!!

22 Kasım 2009 Pazar










DOT... Gercekten ilginc bir 'deneyim' (boyle adlandirmak istiyorum cunku tiyatro demek tam olarak gozunuzun onune dogru seyi getirmeyecektir...). Dot artik Misir Apartmani'na ek olarak  G-mall'da hemen girisin yaninda sergileniyor... Pornography oyunlarina gittim bugun... Ingiltere'deki metro bombardimanini farkli sosyoekonomik siniflardan ve farkli yaslardan ve farkli hayat tarzlarindan insanlarin algilayisini ve yasayisini anlatiyor... Ama sonucta gelinen nokta su: herkes kendi gundelik sikintilari; bunalimlari ve dertleriyle o kadar bogulmus ve mesgul ki; metro bombardimani veya Londra'nin 2012 olimpiyatlarina ev sahipligi yapacak olusu veya gundemdeki Live 8 konserleri onlarin cok da umurlarinda degil... Gundelik hayatlarinin yaninda sadece bir garnitur olarak kaliyor... Zaten sahnede de o sekilde anlatiliyor: yanda kocaman bir ekranda tum gundem akip gidiyor... Kocalarinin onlara olan ilgisizligi; yasadiklari sapkin iliskiler; ama en onemlisi yalnizliklarindan dolayi kendilerine acimaktan hayatta olan bitene kayitsiz kaliyorlar ve konumlari ne olursa olsun kendilerini zavalli durumuna dusuruyorlar.

Insani biraz urkutuyor bu tablo; cunku evli olan kadin da; ailesiyle yasayan genc de; cok iyi kariyeri olan profesor de hepsi kendileriyle basbasa kaldiklarinda mutsuzlar ve hep yalniz hissediyorlar kendilerini... Demek ki o zaman yalnizlik kavrami aslinda yanlis yorumlaniyor... Yani yalnizlik fiziksel olarak tek basina olmak degil o zaman... Icinden gelen birsey; ruh yalnizligi bu olsa gerek... Heni derler ya bazen 'kalabaliklar icinde yalnizim ben'; cunku o kendine acidigindan kaynaklaniyor; silkelen ve kendine gel! Eger basklarina yaslanarak yalnizligini giderdigini zannediyorsan; o zaman yaslandigin yerin en ufak bir hareketinde yere dusmeye mahkumsun...

Pornography'nin guzelligi yukaridaki mesajlarin hicbirini direk vermeden; tamamen cikardigi sonuclar ve yorumlamalar seyirciye kalacak sekilde; size gundelik hayatlardan ve diyaloglardan bir pencere aciyor; yukaridakileri dusunmeye; kendi hayatinizi sorgulamaya itiyor...

Oyunun son sahnesindeki Coldplay-yellow parcasi halen kulaklarimda: Look at the staaarrss; look how they shine for youuuuu....

18 Kasım 2009 Çarşamba

Kizila Agit






19:10 iste simdi sandalyede oturuyorum... hesapladim 12 senelik bir efsane sona eriyor; bir tarih suya gomuluyor... heralde kimse bu karari bu kadar cabuk vermemisti... en aciktan en koyuya... su an kimsenin olaydan haberi yok... o kadar kararliydim ki kimse beni tutmamaliydi... hatta kuaforumun bugun bebek yerine kemerburgazda oldugunu soylemesi ve benim hayatimda hic kemerburgaza gelmemis olmam ve aksam trafigi olmasi falan filan hic onemli degildi... iste su anda sandalyemde oturuyorum (burnumda boyanin keskin kokusu; ensemde folyo ve kulaklarimda boya gelmesin diye konmus, ama duyarga gibi duran iki pamuk) buradaki herkes gibi cikacak sonucu bekliyorum... merakla; heyecanla bir donemin kapanmasini izliyorum...

19:51musluk basindayiz sanirim bir sorun var... herkeste endiseli suratlar; o geliyo bu gidiyo; etrafta miriltilar duyuluyor... ve tekrar bir karisim hazirlaniyo... of bi 20 dakika daha musluk basindayiz; boynumda agri sac diplerimde yanma basladi...



20:10 havlu acildi ve tattaaaaa!!! Bu kimmm aynadaki ben miyim gercekten?

15 Kasım 2009 Pazar

Sundaay Bloody Sundaaaay






Pazar gunlerini aslinda uzun zamandir hic sevmiyordum... Ben kucukken babam pazar gunlerini 'keyifli keyifli (!) ders calisma ve haftaya hazirlanma gunu' ilan etmisti. O yuzden pazar gunleri benim icin her zaman sikici pazartesi gunlerinin bir habercisi olmustu ve sanki kisa tatilin bitiyor olmasindan o suclu gibi hissediyordum (hatta pazartesi gunleri okulda arkadaslarimi gordugumden; ona karsilik pazar gunleri evde tek basima ders calismak zorunda oldugumdan dolayi; pazartesinden bile daha korkunc oldugunu soyleyebilirim).

Pazar gunlerinin gercekten oyle bir ozelligi yok mudur, yapmak istediginiz cogu seyde sizi kisitlar:

- Hafta ici uzak olduklarindan dolayi gidemedigim dukkanlarin cogu kapalidir (Nisantasi Muji; Galata Building; Cukurcuma'da bazi dukkanlar)
- Galeri ve Muzelerin bazilari kapalidir (Pera Muzesi, Tunel Milk Gallery)
- Adaya gitmek; yazin plaja gitmek; deniz kenarinda kahvalti etmek (cunku herkese tatil oldugu icin heryer tiklim tikis oluyor...)
- Eve damacana su soylemek (nedense pazar gunleri calismiyorlar)
- Kuafore veya manikure gitmek (nedense benim manikurculerin pazar gunleri izin gunu oluyor)

Ama bunu kesinlikle depresif bir 'Pazar Aksami - Eyvah Pazartesiye saatler kaldi' yazisi zannetmeyin; iste kendime uydurdugum haftanin son gununu muhtesem kilan ozellikler:

- Pazar gunlerini kendi gunum yani 'Nazli Gunu' ilan ettim. O gun sadece Nazli ne isterse; onu ne mutlu ediyorsa onu yapiyorum... Bir nevi minik dogum gunu kutlamalari...
- Pazar mottom: Tembellik gibisi yok; ne yapacaksan yavas yap; hic birsey yapmak istemiyorsan o da guzel...Birseyi kaciriyorum derdi olmadigindan dolayi yatakta daha uzun kalip; keyif yapip, Sake'yle mayisabiliyorum... (sanirim o da o yuzden pazarlari cok seviyor)
- Gazetelerin pazar eklerini cok seviyorum... Ayrica pazarlari yine bi o kadar sevdigim Newsweek cikiyor...
- Pazar sabahi kahvesinin tadi bir baska oluyor...
- Pazar aksami sinemasi keyfi tartisilmaz...
- Pazar gecesi uykusu - haftasonu yorgunluguyla birlesince bir tatli ve bir o kadar da derin oluyo...

Ayrica sunu farkettim ki; kimse birbirine 'iyi cumartesiler' demiyor, ama 'iyi pazarlar' soylerken bile mutluluk veriyor...

8 Kasım 2009 Pazar

Dunyanin En Guzel Iki Kisi









Ilkini hepimiz biliyoruz; 2002 senesinde kulaktan kulaga yayilarak gundeme bomba gibi dusmustu. Avustralya'nin turizmini gelistirmek icin cikardigi muthis bir pazarlama taktigiydi aslinda... Secilen bir kisi Avustralya'da Hamilton adalarinda yasamak; burayi kesfedip tum dunyayla haftalik bir blogda paylasmak icin tam tamina 110.000$ alacakti. Burada aslinda tabii ki blogdan ziyade bu 'ruya isin' bu kadar cok konusulmasi adaciklara muthis bir tanitim sagladi.

Ve iste simdi 'the second best job in the world' icin tanitimlar basladi. letsbuyit.com internetten alisveris sitesi kendisine alisveris elcileri (international shopping consultant) ariyor, yani aslinda benim tabirimle 'zevk sahibi alisveris kolikler' (trendy shopaholics)... Size tam tamina 10.000 euro veriyorlar; sizde dunyanin onemli alisveris merkezlerinde, en iyi hotellerde konaklayip bol bol alisveris yapmanin keyfini suruyorsunuz. Bunun icin tek yapmaniz gereken yaraticiliginizi kullanip hazirlayacaginiz videoda herkesi arkanizdan surukleyecek ve trendi takip edebilecek alisveris gozune sahip oldugunuzu kanitlamak...

Yasasin alisveris yapmak!!

Bebek Alisveris Merkezine Hosgeldiniz



Yukaridaki karmasa bir konser veya mac dagilmasindan alinti degil... Veya insanlar 29 Ekim havaifiseklerine dogru yurumuyorlar... Aslinda burada cok normal bir pazar-guzel hava-bebek aksamustu'nden bahsediyoruz. Evet bugun resmen Istanbul Avrupa Yakasi deniz kenarinda bir panik havasi yasandigini soyleyebiliriz. Deniz kenarina arabalariyla ulasmaya calisanlar; ulasma sansini yakalayip park yeri bulmaya calisanlar; hadi diyelim arabalarini park ettiler; sonra 'masa kapmaca' ve 'garson yakalamaca' var sirada... Bu iskenceye niye girildigini hic anlayamiyorum; cunku sonunda bir huzur yok; bir keyif yok: tamamen stres; kargasa ve egzost dumani... Ben oyle eski Bebek'li falan degilim 'siz buralari 10 sene once gorucektiniz; bir Emel Hnm bir ben vardim; deniz kenarinda yuruyuse cikardik in-cin top oynardi' diyemeyecegim: ama 2 sene oncesine kiyasla Bebek'in yasamasi zor bir yer haline geldigini ve gelen 'ziyaretci' profilinin oldukca farklilastigini soyleyebilirim...

Iste Mangerie'siyle; Bebek Kahvesi ve (eski) Lucca'siyla (Happily Ever After ve tabii ki Abbas ve Gunes'i de bu gruba dahil etmek isterim) tam bir modern mahalle olan Bebek'in bu havasini kaybetmesinde ardi ardina acilan franchise yerlerin payini azimsamamak lazim... Cunku su an Bebek maalesef ulasimi zor bir alisveris merkezi foodcourt'undan farkli degil...

30 Ekim 2009 Cuma

Ilk Kekimi Yaptim!





Sabah uyandigimda bugunun dogru gun oldugunu anladim... Surekli kafamdaydi ama bir turlu cesareti; zamani ve enerjiyi bulamiyodum... O kisacik listede yazili tum isler gozumde buyudukce buyuyordu...

Ama iste bugun o gundu (disarisi soguk yagmurlu, ben izin almisim, herkes iste) bugun ilk kekimi yaptim! Devletsah'in muhtesem tariflerinden bir tanesini, havuclu keki sectim; bakkaldan malzeme siparislerimi verdim; yumurta; seker; sivi yag; havuc; ceviz; kabartma tozu; tarcin ve vanilya... Icerisinde sut olmamasi beni sasirtti...

Sonra hummali calismaya giristim; tabii ilk defa yaptigim icin evde ne karistirilacak kap var ne de uygun aletler... En buyuk kap evdeki tencereler oldugu icin onlar karistirma kabi olarak kurban edildi.

Seker ve yumurtayi karistirirkan minik bir paranoya yasadim; sekerler oldugu gibi kaldi tabii soguk yumurtanin icinde erimediler; acaba biseyleri yanlis mi yapiyorum diye dusune dusune onlari diger malzeme arkadaslarinin yanina gonderdim... Bir ara bana hediye gelen ama tabii ki ilk defa milli olan kalibimin icerisine kafamda soru isaretleriyle karisimi boca ettim... Daha onceden isittigim firinin icine karanliga dogru kalibi yolcu ettim. Basladim basinda comelip izlemeye... Hep vardir ya 'kek istedigim gibi kabarmadi' lafi; onu pek anlayamam; yani gerekli kabartma tozunu koyduktan sonra niye kabarmasin? Neyse sonunda bitmek tukenmek bilmeyen 70 dk gecti; evi guzel bir koku kaplamisti; tam bir 'anne evi' gibi kokuyordu... Sake bile firinin basindan ayrilamiyordu... Parmaklarimi yaka yaka kalibi cikardim tezgahin uzerine koydum... Catlamis kuru bir topraga benziyodu; eminim tadi cok guzel oldu diye yatistirdim kendimi... Simdi sorun kaliptan nasil cikartacagimdi keki; Devletsah bununla ilgili bisey yazmamisti... Ters cevirdim tabaga dogru; dusmuyor; biraz asagi yukari salliyorum; kipirti bile yok. Bicagi alip etrafini hafifce kazimaya basladim; bir sonraki ters cevirdigimde beyaz tabagin ustunde yerini almisti kekim!

Zaiyati soyluyorum:
- havuc rendelerken; kedim Sake; i-phone'umun ustu; mutfagin yerleri turuncu olmustu; sadece iki tane havuc nasil bu kadar fiskirabilir diye saskinlik icerisindeyim...
- Rendeye parmaginizi kaptirmayin cok aciyo
- Toplam 4 tencere (karistirma kabi olarak); 3 tahta; iki normal kasik; olcek olarak 2 bardak ve bolca (sayisini bilemiyorum) pecete; rulo kagit tuketilmisti...
Ve mutfak buna benziyodu...


Artik zincirleri kirdim diyebilir miyiz? Kesinlikle ...

29 Ekim 2009 Perşembe

Toplumlarin Uyusturucusu

Hayatimda ilkleri yasadigim iki olaydan bahsedecegim; aslinda ikisinin de birbirine paralellikleri var.

1. Olay: Fenerbahce - Galatasaray Maci
Yer: Sukru Saracoglu Stadi
Tarih: 25 Ekim 2009


1 tane milli mac disinda hayatimda hic maca gitmemistim; futbolla ilgim de zaten pazar geceleri TV'de baska hicbirsey olmadigindan gulmek icin arka planda Ridvan veya Erman Toroglu'nun acik olmasinda oteye gitmez. Ama iste bu hafta buyuk derby'ye (soylenenlere gore dunyadaki en buyuk 3 derbyden biriymis) bir Fenerli olarak (o mactan sonra Fenerli olmaya basladigimi belirtmek zorundayim...) o atmosferi yasama sansina eristim. Acikcasi erkek olmadigim icin (cunku bir kiz olarak yeterince oraya ait olamiyorsunuz maalesef) uzuldugum ender anlardan birisiydi... Muthis bir duygu bosalmasi... Hic tanimadiklari adamlara nasil kufrediyorlar; koca koca adamlar ustlerinde gobeklerini zor sigdirabildikleri Fener formalari bariyerlerden sarkarak Arda'ya kufrediyorlar; sahaya sular firlatiyorlar... Sanki GS'li futbolcular az once disarida onlari koseye sikistirip dovmus gibi hirslilar... Alandaki futbolculardan birisi yarin obur gun Fener'e gecse en fazla alkislayan onlar olmayacakmis gibi... Ama en cok guldugum; kapana sikistirilmis gibi stadin bir ucunda oturan Galatasaray'lilardi. Yani onlari kotulemek icin soylemiyorum; cunku helal olsun demek lazim; o kadar kotu kosula (konum itibariyle maci bile dogrudurust izleyemiyorlar); staddan dovulerek cikartilma riskine ve de kucuk dusme ihitmaline karsin gelmisler orada takimlarini destekliyorlar... Macta baslarina neler gelmedi ki; annelerinin kulaklarini cinlatan koro halindeki kufurlerin yanisira; kafalarina mac oncesi tum stada dagitilan maytaplar yakilip atildi; macin sonunda tum stad sari-lacivert konfeti firtinasina tutuldu ve konfetiler asagiya indiklerinde tum GSli taraftarlar bastan asagi sari-laciverte boyanmislardi; tabii staddan cikmak icin saatlerce iceride bekletildiklerini de unutmamak lazim... 





'Futbol asla sadece futbol degildir' dediklerini iste orada cok iyi anladim; o aslinda tum sosyo ekonomik siniflarin birbiriyle kesistigi; tum alter-ego'larin ortaya ciktigi ve sinirlerin laflarla veya eldeki cisimlerle yesil sahada birakildigi toplumsal bir uyusturucudur... En azindan 90dakika boyunca tum dertlerin kafalardan silinmesini; hayatin o yuvarlak nesnede odaklanmasini ve etkisini de disari cikinca tum sohbetlerde surduren bir uyusturucu... Ben de ondan istiyorum...


2. Olay: 29 Ekim Kutlamalari
Yer: Ortakoy


Inanilmaz bir olay; Turk insani olarak havai fisekleri ne kadar cok seviyoruz. Tum dugunlerin vazgecilmezi; sadece birkac taneyle de kisitli olsa herkes butcesine gore mutlaka bir havai fisegi patlatmali (yoksa dugun ihtisamli olmaz). Yabancilarin garipsedigi silah patlamasi gibi sesler yazin sahillerde cinlayinca, bizler icin cok normal oluyor 'havai fisegi patlatiyorlar canim' deyip geciyoruz...




Bugune kadar sanirim hicbir 29 Ekimde Istanbul'da degilmisim; cunku ilk defa izleme firsatini yakaladim. Zaten daha Ortakoy'e inerken olayin zorlugu basladi; aynen macta oldugu gibi inanilmaz bir araba ve yaya trafigi; Ortakoy'e yaklastikca her minik-buyuk yukseltinin uzerinde 10larca insan duruyor ve gosterinin baslamasini bekliyordu. Zar zor arabamiza bir yer bulduk... Buldugumuza cok mutlu oldum cunku birara bir turlu varamamizdan dolayi aynen 'Arabada Yilbasina Girme' hissine kapilmisti... Kumpir mi alsak falan derken Bogaz koprusunun uzerinden selale gibi beyaz isiklar akmaya basladi, sonra da Bogaz'in cesitli koselerinde fisekler patlamaya basladi... 


Gercekten tum olay inanilmazdi! Ortakoy, bebeginden yurumede zorlanan yaslisina kadar insanla doluydu; aynen macta oldugu gibi burada da her turlu insani bulmak mumkundu! Hepsi ayni heyecanla ve ayni tepkilerle izliyorlardi... 'Izliyorlardi' diye anlatiyorum ama aynen macta oldugu gibi ben de kendimi fena halde ortama kaptirdim; ay-yildizli ender fiseklerden veya en buyuklerinden atilinca ben de deli gibi alkislayip cigliklar atiyordum... Yanimda 60'larinda bir bey vardi; biranda cocuklasti, surekli yanindaki esine 'yaaa cok guzel di mi? Bak bak bunu gordun mu? Harika yaa' diyip yerinde el cirparak hafif hafif zipliyordu... 


Sonra gosteriler bitti ve aynen stad dagilmasi gibi herkes once kumpircilere sonra da evlerine akin etti... Ve iste yine herseyin unutuldugu bir 20 dakika gecmisti...

22 Ekim 2009 Perşembe

'Icinde Barindirdiklariyla Mardin' Bolum II

Ve iste gelelim maceramizin ikinci gunune...

Cok erkenden kalktik; bellboyumuzun dunyanin en uzunu adami oldugunu cok sonra ogrenmemize ragmen; minibuse binmeden fotograf cektirmeyi ihmal etmedik...


Cekirdeklerimizi citlayarak Midyat'a dogru yola ciktik; yolda ilk duragimiz Mor Gabriel Manastiri... Cok sansliyiz; kapida cok ender bir goruntu var; Turabdin Metropoliti Samuel Aktas cemaatiyle sohbet ediyor. Onlari rahatsiz etmeden iceri suzuluyoruz. Buyulenerek geziyoruz; burasi Deyrulzafaran'a gore cok daha yeni bir yer (hatta elektrik dugmelerinin yeniligi hepimizi rahatsiz ediyor); sanirim buyuyu daha iyi hissedebilmek icin eski olmasini tercih ediyoruz. Cikista hepimiz 'Hans Hollerweger'in yazdigi 'TURABDIN' kitabindan aliyoruz; Mardin'in hikayesini ogrenmek istiyorsaniz kesinlikle tavsiye ediyorum.



Oradan Mardin-Midyat'in en yeni kilisesi Mor Sharbell kilisesinde Diyakoz Ayhan Bey bizi karsiliyor ve ricamiz uzerine onlar icin cok onemli olan 'Goklerdeki Babamiz' duasini suryanice olarak bizimle paylasiyor. Arkada bir taziye var; bir yandan onlarin fisiltilari; bir yandan Ayhan Bey'in icten sesi... Ic cekerek; dusuncelere dalmis bir sekilde kendimizi sari tas sokaklara atiyoruz...

Midelerimizi yine muthis Mardin yemeklerine emanet ediyoruz; icli kofteler muhtesem; mahlepli suryani saraplarimizi yudumlayarak; bu geziyi yaptigimiz icin ne kadar mutlu oldugumuzu konusup rehberimiz Nukhet Hnm'a birkez daha tesekkur ediyoruz...

Simdi oturmus bloguma ve Turabdin kitabima bakiyorum; o ozgurluk hissini; huzuru ve tarihin agirligini tekrar hissedebilmek icin bir sonraki Mardin seyahatimi dusunuyorum...

18 Ekim 2009 Pazar

Hayata Sadece Bir Ask Mi Sigar?





Cok guzeldi... Askin (500) Gunu gercekten cok guzeldi; hic bitmesin istedim; kisa geldi. Aslinda konusuna bakinca cok siradan ve heran dunyanin heryerinde yasanabilecek bir hikaye oldugu kesin. Ama iste sanirim tam da bu yuzden; bu siradanliktan dolayi herkes kendi hayatindan paralel bazi seyler bulup filmi izlerken kendisini icerisine adapte ediyor. Zaten Zooey Deschanel'e bayiliyorum; uzun kirpikleri; bakislari; hep ozgur kiz rolleri... Aslinda Amerikali ama tam bir Avrupali tipi var; zaten o yuzden de yer aldigi filmlerin hepsini bir Holywood filmi havasindan cikartiyor. 'Yes Man' deki sarkici rolu aslinda dogru ve bence sesi cok derin ve anlamli; ayrica icinde banjo'nun da yer aldigi bircok enstruman caliyor. Hemen 2008'de cikarttigi Volume One albumunu edinin bence...

Filme donersek; aslinda cok anlamli bir soruyu beraberinde getiriyor; buyuk bir aski unutmanin tek yolu; kendini baska bir askin kollarina mi atmaktir? (yenisine baktiginda surekli eskisi aklina gelir; surekli bir kiyaslama ve huzursuzluk halindesindir; kalbinin sadece yarisi yeni askina aittir; cunku onu zaten henuz eskisinden almayi basaramamissindir) Yoksa bir aski unutmadan zaten digeri baslayamaz mi? (kalbini yeni birisine acmakta zorlanirsin; sonunun ayni sekilde biteceginden korkarsin; eskisiyle yeniden baslama ihtimalini elinin tersiyle itmek istemezsin)

Hmm?

10 Ekim 2009 Cumartesi

'Icinde Barindirdiklariyla Mardin' Bolum I

Dondugumuzun uzerinden zaman gecti ama halen etkisinden kurtulamiyorum. O yuzden de aslinda sanirim biraz gorduklerimi ve hissettiklerimi sindirip yazmaya baslamam iyi oldu...

Mardin... Hep duyuyordum ve herkes ayni sekilde formulize ediyordu: 'tum dinler birarada... Hosgorunun sehri etc. diye...' Ama sanirim Mardin'de gorduklerinden ziyade muhim olan oranin sana hissettirdikleri... Huzur; saskinlik; mutluluk ve tekrar huzur....





1. Gun: Muthis rehberimiz Nukhet Everi daha havaalanindan sehre dogru giderken bizi heveslendirmeye basliyor (biran once minibusten inelim bir an once minibusten inelim diyorum kendime)... Mardin'deyiz; herkes merakli; yeni seyler denemek icin etrafa saldiriyoruz. Gozler faltasi; kameralar havada... Deyrulzafaran Manastiri ilk durak; orada bizi agirlayan rehberimiz Kermo'yu (oradaki herkes gibi kulturlu ve egitimli ve kokenlerine bagli genc bir Suryani) beklerken Suriye Kahvesi denen kakuleli kahveden tadiyoruz...   Tabii ki Nukhet Hnm'in onerdigi gibi baharatin tadini iyi alabilmek icin sekersiz...

                                           

Etraf cok sicak; ama manastira girdigimizde (su anki mimarlarimizin yapamadigi ama daha ilkel caglarda cok daha iyi cozulmus kisin sicak / yazin soguk tutan cozumler sayesinde) serinligi; beraberinde getirdigi nem kokusuyla birlikte hissediyoruz. Dinin ve kulturun etkileyiciligi disinda unutamayacagim bir detay 'sikistirma teknigi' dedikleri bir yontemle yapilan tavanlarin yapilis tarzinin zekiligi. Cok agir taslar V seklinde yerlestiriliyorlar; agirliklarindan dolayi sikisarak cok saglam bir tavan olusturuyorlar. Yuzlerce senedir tum depremlere ragmen o tavanlara hicbirsey olmamis; gercekten insan hayran kaliyor; ozellikle de simdi yapilan binalarin bu kadar cabuk coktugunu gorunce...

Kermo bize tum sirinligiyle Suyanilerin tarihini anlatiyor; tum dunyadan gelen Suryanilerin burada bulustuklarini ve onlari nasil agirladiklarini... Mezopotamya ayaklarimizin altinda; yasanmislik gozlerimizin onunde; buyulenmis bir sekilde cikiyoruz manastirdan...

Muthis yemeklerin bizi bekledigi Munir Usta'ya varmadan once Kasimiye Medresesi'ne de ugruyoruz... Bu buyulu ortamda birkac mum yakip icimizden sikica inanarak dileklerimizi diledikten sonra Munir Usta'ya variyoruz. Ve iste hayatinizda yiyebileceginiz en guzel icli kofteyi; lahmacunu (SEMBUSEK dedikleri Mardin'e ozel kapali lahmacun) ve mutebberi yiyebileceginiz yer...  Veee sonunda yemegin orgazm noktasi olarak; 'ooooo' sesleri arasinda masaya kunefelerimiz geliyor... Hep meshur laf vardir ya: 'cok hafif cok hafif'; cogu tatli icin buyuk yalandir ama gercekten midede hic agirlik birakmadan yedigim ender kunefelerden...




Munir Usta ve ogluna cok tesekkur ediyoruz; Munir Usta'nin oglu dogulu aksaniyla; 'bizim reklamimizi yapmak istiyorsaniz Friendfeed'e veya Twittera (aynen yazildigi gibi okuyaraktan) yazacaksiniz diyor; iste ben o anda bitiyorum; daha fazla soze gerek yok...

Hop oradan kalkip kendimizi Kirklareli Kilisesine atiyoruz ve iste burada da bizi Nasra Teyze'nin kok boyasi el isleri karsiliyor... Nasra Teyze'yle tanismak icin icimdeki heyecan giderek artiyor... Nukhet Hnm yine en iyi rehberlerden birisini buluyor; rehberimiz bize Suryaniler; Katolikler ve Protestanlar arasindaki farkliliklardan bahsediyor... Sasirma efektleri arasinda dinliyoruz; sonra yeni bilgilerimizi sindirmek icin minibusumuze biniyoruz...


Sirada biraz yerel tatlardan alisveris yapmak var... Kendimizi rengarenk ve heryerden ayri bir kokunun geldigi Revakli Carsiya atiyoruz... Kesif basliyor...

                                                  

Acikta duran yeni toplanmis  
zeytinler...                






                                          

                                                     Ve iste gorebileceginiz              
                                                          en kitsch kasap; muhtesem!      



                                                   
                
             Sokaklar cok dar oldugu ana yollar disinda
          ulasimi 'Taksi' dedikleri esseklerle sagliyorlar
        Yukarida gordugunuz rengarenk
                                                               kumaslar semer yapimi icin...

 

          

 Her turlu sifali ot bulunur...



                                                 Anneannelerimizden kalma bir aliskanlik...
                                                 Burada demirci gibi gozuken usta agrilara karsi
                                                           kullanilan 'YAKI'yi uretiyor...        

Son duragimiz rengarenk posularin satildigi yer ve meshur Kuruyemisci Davut Selim.. Kuruyemiscide buranin meshur sekerli bademinden ve sari leblebisinden paketletirken Mardin'in icinde barindirdigi kulture birkez daha hayran kaliyorum... Dukkana girip cikan bir suru insan var ve hepsinin dini; dili irki farkli; Davut Selim birisiyle Suryanice konusuyor; iceri giren digeriyle Arapca; sonra bize donuyor; 'badem ne kadar olacakti abla' diyor... Cikmadan bir de bir yaramazlik yapiyoruz; 1 kg kabak ve ay cekirdegini de yuklenip Marangozlar Kahvehanesi dedikleri yere dogru yolumuzu tutuyoruz... (cekirdegin hikayesi icin bir parantez aciyorum; minibuse oturdugumuz anda Nukhet Hnm bize masal gibi gectigimiz yerlerin hikayesini anlatirken biz gorev gibi cekirdek citlamaya basliyoruz; minibusten inene kadar citlama durmuyor ve sonuc olarak havaalanina vardigimizda tum cekirdekleri bitirmistik...)

Marangozlar Kahvehanesi; Fifth Element, Yesilcam ve biraz da David Lynch karisimi... Iceri girdigimizde bizi 70'lerden kalma (her anlamda; cunku solmaktan siyah-beyaza donusmusler) Gulsen Bubikoglu; Fatma Girik  posterleri karsiliyor; cerceveli bir sekilde dermecatma tas duvarda asililar...

   
                                                                   




Kahvehanenin acik yerine cikiyoruz; burasi tum Mezopotamya'yi goren bir teras.. Terasta iki tane Mardin'li taklaci guvercinlerden ucuruyorlar... Guvercinler onumuzden gelip giderken kahveci bize mirra getiriyor; usul ve adabiyla ilgili birbirimizi uyararaktan 3 yudumda mirralarimizi bitiriyoruz...

Artik bunyede yorgunluk var... Ama Nasra Nine heyecani suruyor... Evinde bizi agirliyor Nasra Nine; insan gorunce kendi yasindan ve enerjisinden utaniyor... Karsinizda dimdik en az 86 yasinda bir nine duruyor; halen el isini surdurebiliyor; bir yandan da bize yeni yaptigi sanat eserlerini gosteriyor... Kizi kendisinden daha yasli gozukuyor Nasra Nine'nin... Yaptigi muhtesem islerin heyecani; ama Nasra Nine'den sonra bu sanatin surduremeyeceginin verdigi huzunle oradan ayriliyoruz...

Gece olmaya basliyor Mardin'de... Nukhet Hnm'in tanimiyla; tepedeki kalemiz 'tek tas yuzuk gibi' aydinlatilmis bir sekilde parliyor... Hotelimizin terasindan Suriye'yenin isiklarina bakiyoruz; sanki arada kocaman bir deniz; ustunde de tek tuk tekne isiklari gozukuyor gibi... Iste yine o icinizde hissettiginiz huzur duygusu agir basiyor... Yuzumuzde bu huzurun verdigi minik gulumsemeyle yemeklerimizi yiyoruz....


Sasirtiyorsun Beni Istanbul...



Atlas Pasaji... Seneler boyunca benim icin anlamlari degismistir. Universite zamaninda Ankarada'yken; Istanbul'a alisveris aclari olarak gelirdik ve tek hedefimiz 'farkli' biseyler bulmakti; tabii bizim (17-18 yas) olceklerimizde... Ve iste PULP bizim icin o zamanlar bir efsaneydi'... Su an cok farkli bir formatta halen duruyor ama oradaki hersey bana artik sadece bir penye yigini gibi geliyor... Sonra bir KOD muzik donemi vardi; icerideki herkesin minik bir Dj Shadow oldugu KOD muzik bana uzun yillar cok buyulu gelmisti. Sonra bir ara oradaki DUGME adli dukkana takmistim (gecen gun gordum ait oldugu yere Nisantasi'na tasinmis). Iceri girip hic bisey almadim hic ama dukkanin ve fikrin ve ismin yaraticiligina sapka cikardigim icin sanirim her gittigimde dukkani ziyaret ederek oradaki bebeklere ve konusurmuscasina sana bakan oyuncak dunyasi kahramanlarima bir nevi saygilarimi iletirdim.

Bunlar disinda son 4 senedir Atlas Pasaji'na adim atmisligim cok azdir. Ta ki gecen carsamba gunu Istanbul 2010 Kultur Baskenti'nin ofisine gidene kadar... Hemen giriste sol taraftalar... Toplantidan sonra binanin icini de gezme firsatim oldu; simdi hikayeye siki durun! Zamaninda orasi Osmanli padisahlarindan birisinin sevgilisinin oturdugu yermis... Zaten tavanlar ve duvarlar erotik eski donem resimleriyle suslenmis. Padisah sevgilisini ziyarete atiyla gelip atini pasajin girisine park edermis ve direk Atlas Pasaji'nin hemen solundaki kapidan iceri girermis; kapi halen ayni kapi olarak duruyor. Icerideki odalarin buyuklugune ve heybetine inanamazsiniz; gercekten minik bir saraya girmis gibi hissediyorsunuz.

Istiklal'in avamligi/otantikligi; eskiligi/yeniligi arasinda orada bir saray yatiyor yasanmisliklariyla... Istanbul beni sasirtmaya devam ediyorsun tum icinde sakladiklarinla...

20 Eylül 2009 Pazar

Yesilcam Funky Sounds


Eski turk filmlerinin muziklerine bayiliyorum. Heralde o zamanlar daha simdiki sacma sapan turkce pop parcalar cikmadigi icin hep 70'lerin funky soundlarini kullaniyorlarmis. En carpici ornek: Metin Akpinar - Zeki Alasya filmlerinin vazgecilmezi 'Popcorn' parcasini hatirlicaksiniz, o kadar cool bir parca ki sonradan Aphex Twin de bunu kesfetmis olacak (tabi ki turk filmi izlediginden degil; parcanin 1969'da Gershon Kingsley'in versiyonunu: http://www.youtube.com/watch?v=6ae7Cz7wvAk&feature=youtube_gdata kesfettigi icin) guzel bir remixini yapmisti: http://fizy.com/s/17fcy7. Sonradan Kraftwerk; hatta Crazy Frog bile kullandi bu parcayi... Ama bu parcalari dusunup sonradan ustune gelen goruntuleri (Zeki Alasya sevdigi kizi yakalamaya calisirken mesela) hayal etmek cok gulduruyor beni... Ama bir yandan da o donemki yonetmenlerin muzik bilgisi simdi zamanda olsa en populer funky dj'lere tas cikartirlardi bence...

Bu bir protestodur...


Inanamiyorum... Tum sitelerin kapatildigina inanamiyorum... Ataturk'e kufredenler; telif haklari sorunlari; yok acik seciklik derken tum siteler kapandi resmen... Myspace'de accountum var; ona bile normal giremiyorum; tabii yontemleri var birsuru biliyorum; ama tum ulkelere acik olan (Cin ve Pakistan disinda) sitelere tek akilli bizmisiz gibi bu sekilde kisitlamalar getirilmesi agrima gidiyor acikcasi. Internet ozgurluk demek degil mi? Tamam biz pazarlamacilar da 'internet artik TV gibi bir mecra' diye diye interneti de ticari bir alan haline getirdik onu kabul ediyorum... Ama bu kadar da kraldan cok kralcilik yapmanin bir alemi yok.. Tek okuyucusu olan bir blog olarak benim bunu protesto etmem ne kadar anamli olur bilmiyorum ama buradan bu konuyu protesto ettigimi belirtmek isterim...

19 Eylül 2009 Cumartesi

Buyuk Yonetmen ve Kadin Erkek Esitligi Uzerine


Az once Pablo Berger'in 'Buyuk Yonetmen' filmini izledim... Film elestirmeni degilim o yuzden filmle ilgili bir yorum yapmayacagim. Ama film aslinda ilginc bir konunun altini ciziyor: iliskide kadinin-erkek sorumluluk alma esitsizligi... Filmde evli bir cift var, kadin cocuk sahibi olmakla ilgili ciddi anlamda takintili (sanki dunyanin en onemli isiymis gibi...) ama cocuklari olmuyor; adam 'kesin benden kaynaklanmiyor' garantisini yasiyor kendi icine... Fakat sonra ortaya cikiyor ki adamin sperm sayisi:0. Dolayisiyla cocuk olamiyor... Iste fedakar kadinin gorevi burada basliyor, cocuk sahibi olamayacagina mi uzulsun, bir yandan adamin 'sorun sende' tavirlarina mi sinirlensin; ama o napiyor kocasinin gururu incinmesin diye test sonuclarini adamdan sakliyor ve acisini kalbine gomerek yasamina devam ediyor. Ta ki bi porno filminde birlikte oynadigi bir Hollandalidan hamile kalana kadar... Ama orada bile tek derdi kocasinin gururunun kirilmamasi...
Senin gururun nerede kaldi? Senin uzuntunu kim dusunecek? Aileyi birarada tutmak neden birtek senin derdin? Iste orasi bilinmiyor...